Hava Kuvvetleri

Barış zamanında atılan füzeye 30 yıl sonra meşruiyet aramak

Dr. Ufuk Aydıner, 8 Ekim 1996 tarihinde Ege semalarında düşürülen Türk Hava Kuvvetleri’ne ait F-16D ve bu uçakta şehit olan, naaşı halen bulunamayan Yüzbaşı Nail Erdoğan’ın olayına farklı bir bakış sunuyor. Ne yazık ki Yunan fanatikle, olayı “Kardak’ın intikamı” diye sunuyor…

Yazının linki için tıklayın

8 Ekim 1996’da Ege’de bir Türk F-16D’si, Yunan savaş uçağından ateşlenen füzeyle düşürüldü. Yüzbaşı Nail Erdoğan şehit oldu; Yarbay Osman Çiçekli kurtarıldı. Otuz yıl sonra dolaşıma sokulan anlatılar, bu öldürme eylemini “Kardak’ın intikamı” diye kutluyor. Tartışmanın merkezinde barış zamanında bir NATO müttefikinin diğerine karşı ölümcül silah kullanması ve bunun sorumluluğu bulunuyor.

Önce olayı, üzerine sonradan eklenen senaryodan ayırmak gerekiyor. Bağımsız askerî havacılık yayını The War Zone, Ekim 1996 karşılaşmasını bir Yunan Mirage 2000’inin Türk F-16D Block 40’ını Magic II füzesiyle düşürdüğü olay olarak kaydediyor. Aynı yayın, Atina’nın hava sahası ihlali iddiasıyla Ankara’nın eğitim uçuşu açıklamasını ayrı ayrı aktarıyor. [1]

Düşürülen uçak 91-0023 numaralı F-16D’ydi. Yüzbaşı Nail Erdoğan, uçağın füzeyle vurulması sonucu öldürüldü; Yarbay Osman Çiçekli fırlatma koltuğuyla kurtuldu ve Yunan tarafınca denizden alındı. Türk savunma yayınlarında uçuş silahsız eğitim uçuşu olarak tanımlanıyor. [2]

Olayın ardından kamuoyuna açık anlatı uzun süre belirsiz kaldı. Hayatta kalan pilotun 2012’de basına yansıyan açıklaması, uçağın Yunan ateşiyle vurulduğu yönündeydi. 2014’te ise Yunanistan, kayıp uçağın bulunmasına yardım teklif etti. Nail Erdoğan’ın öldürülmesi, kurtulan pilotun tanıklığı ve yıllarca açıklanmayan olayın ayrıntıları, hesap verilmesini gerektiren somut bir dosya oluşturuyor. Bugün eklenen manevra ve telsiz ayrıntıları ise ayrıca kanıtlanmak zorunda. [3][4]

İki ülke arasında savaş hâli yokken bir NATO müttefikinin uçağı, diğer müttefikin uçağından ateşlenen füzeyle düşürülüyor. Hava sahasına ilişkin anlaşmazlıklar, bir pilotun öldürülmesini kendiliğinden meşrulaştırmaz. NATO’nun kurucu antlaşmasının ilk maddesi de uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesini ve BM amaçlarıyla bağdaşmayan kuvvet kullanımından kaçınılmasını öngörür. Bu yükümlülük, milliyetçi bir zafer anlatısıyla askıya alınamaz. [5]

Tartışmanın merkezinde, ölümcül silah kullanımına hangi gerekçeyle geçildiği ve bunun sorumluluğunu kimin taşıdığı bulunmalıdır. Meşru müdafaa iddiası, bağımsız biçimde incelenebilir kanıt gerektirir. Böyle bir hukuki gerekçe ortaya konmadan, bir müttefikin pilotunu öldüren atışı kahramanlık diye sunmak, suç iddiasını cevaplamak yerine üzerini örter.

Nitekim mesele yalnızca siyasi bir itiraz olarak kalmadı. Basına yansıyan 2016 iddianamesinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, radar ve konuşma kayıtları ile kurtulan pilotun ifadesine dayanarak Yunan pilot hakkında “kasten öldürme” suçundan cezalandırma talep etti. Yunan yargısının adli yardım talebini reddetmesi ise öldürücü atışın hukuka uygun olduğunu kanıtlamaz. Cevaplanması gereken, öldürme eyleminin sorumluluğudur. [19][20]

Bugün paylaşılan Yunanca metinler bu sorumluluk meselesini bir aksiyon sahnesine dönüştürüyor: Önce Türk pilot Sidewinder fırlatıyor; olağanüstü yetenekli Yunan pilot füzeden kurtuluyor; ardından karşılık veriyor. Böylece öldürücü atışı yapan pilot, zorunlu olarak kendisini savunan bir kahraman gibi sunuluyor. Anlatının asıl işlevi, atışa sonradan bir meşruiyet gerekçesi sağlamaktır.

Otuz yıl sonra dolaşıma sokulan bu ayrıntılı senaryo, doğrulanabilir bir kayıtla desteklenmiyor. Türk uçağından önce AIM-9 ateşlendiğini doğrulayan güvenilir bir kayıt, kaynaklarda bulunmuyor. Kokpit görüntüsü, telsiz kaydı, görev raporu veya bağımsız tanıklık göstermeyen anlatıcı, pilotun ne düşündüğünü ve kulede nasıl sevinildiğini biliyormuş gibi konuşuyor. Kanıtın yerini ayrıntı bolluğu alıyor; belgelenmemiş bir senaryo, tarihsel gerçek gibi sunuluyor.

Teknik ayrıntılar da anlatının güvenilirliğini zayıflatıyor. Metin, Magic II atışından sonra “Fox One” çağrısı yapıldığını söylüyor. Magic II kızılötesi güdümlüdür; bu tür bir atışın standart çağrısı “Fox Two”dur. “Fox One” yarı aktif radar güdümlü füze atışını belirtir. Bu hata, metnin bir operasyon kaydı gibi sunulmasına ilişkin somut bir tutarsızlıktır. [6][7]

Daha belirleyici çelişki, atışın gerekçesinde ortaya çıkıyor. Bir yandan “meşru müdafaa” hikâyesi kuruluyor, diğer yandan sonuç “Kardak’ın intikamı” diye kutlanıyor. Anlık bir tehdidi savuşturmak ile aylar önceki bir krizin intikamını almak farklı gerekçelerdir. Üstelik metin, hedef seçilerek bilinçli bir füze atışı yapıldığını bizzat ileri sürüyor. Bu anlatıyı benimseyenlerin, öldürme eylemini neden ve hangi hukuki dayanakla övdüklerini açıklaması gerekir.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 52. Yılında Helenik Dijital Seferberlik başlıklı önceki makalemde de aynı örüntüye dikkat çekmiştim: Tarihsel hafıza, güncel “Türkiye tehdidi” anlatısının hammaddesine dönüştürülüyor. İç kamuoyuna kahramanlık ve intikam diliyle sunulan olaylar, dış kamuoyuna hukuk, egemenlik ve savunma diliyle aktarılıyor. Nail Erdoğan’ın öldürülmesinin bugün yeniden işlenmesi, bu örüntünün başka bir örneği.

Benzer anlatıların birbirinden bağımsız görünen hesaplarda peş peşe belirmesi, aynı iddiaya çok sayıda kaynaktan doğrulanmış görünümü kazandırabilir. Tekrar, ortak bir yönetim merkezinin kanıtı değildir; ancak okuyucunun doğrulama algısını etkileyebilir. Hesapların farklı olması, aktardıkları hikâyenin dayanağını çoğaltmaz.

Psikoloji literatüründeki “yanılsamalı doğruluk etkisi”, tekrar edilen ifadelerin daha kolay işlendiği ve daha doğru algılanabildiği olgusunu tanımlar. Bir hikâyenin dolaşım sıklığı, bu nedenle doğruluğunun ölçüsü değildir. Aynı kanıtsız ayrıntıyı yüz kez okumak, yüz ayrı kanıt görmek anlamına gelmez. [8]

Bu tarihsel anlatının bugünkü siyasi işlevini anlamak için İsrail–Yunanistan yakınlaşmasına da bakmak gerekiyor. Ağustos 2026’da iki ülke yaklaşık 3 milyar avroluk hava savunma anlaşması imzaladı. İlişkinin artık somut sistemler ve uzun vadeli teknik işbirliği üzerinden ilerlediği görülüyor. [9]

İsrail’in uluslararası kamuoyundaki itibar kaybı da ölçülebilir. Pew’in Mart 2026 araştırmasında Amerikalıların yüzde 60’ı İsrail hakkında olumsuz görüş bildirdi; oran önceki yıl yüzde 53’tü. Netanyahu’ya güven duymayanların oranı da yükseldi. [10]

Benim değerlendirmem, Netanyahu yönetiminin sürekli dış tehdit ve kuşatılmışlık söyleminden iç siyasi meşruiyet üretmeye çalıştığıdır. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin başlıca tehdit olarak sunulması, bu söyleme yeni bir alan açabilir. Atina’nın mevcut Türkiye karşıtlığı da İsrail açısından kullanışlı bir bölgesel ortaklık zemini sağlar. Buradaki risk, Yunanistan’ın kendi güvenlik kaygılarını başka bir yönetimin siyasi devamlılık hesabına eklemlemesidir. Bu ortaklık, Atina’nın her adımının İsrail tarafından yönetildiğini göstermez; fakat Türkiye’ye karşı kurulan söylemin iki yönetim için de siyasi değer ürettiğini düşündürür.

Fransa ile ilişkiler de aynı bağımlılık meselesini gösteriyor. Paris ve Atina savunma ortaklığını Nisan 2026’da yeniledi. Buna rağmen Türkiye’ye Meteor içeren Eurofighter silah paketinin sağlanması ve SAMP/T görüşmelerinin sürmesi, Fransa’dan beklenen Türkiye’ye karşı koşulsuz engelleme politikasının sınırlarını ortaya koyuyor. Atina’nın müttefiki olmak, Ankara ile bütün işbirliği kanallarını kapatmak anlamına gelmiyor. [11][12][13]

Atina’daki bu siyasi sertliği açıklamak için güç asimetrisi karşısındaki statü kaygısı yararlı bir çerçeve sunuyor. Kolektif kimliğin değersizleştirildiği algısı, bazı milliyetçi çevrelerde tehdit duyarlılığını ve misilleme arzusunu büyütebilir. Sosyal psikolojide incelenen bu mekanizma, güç farkının söylemdeki sertlikle telafi edilmeye çalışılmasını anlamaya yardımcı olur. [14]

Maddi tabloyu sloganlar değiştirmiyor. SIPRI’nin 2021–2025 verilerinde Türkiye dünyanın 11’inci büyük silah ihracatçısı; ihracat hacmi önceki beş yıllık döneme göre yüzde 122 artmış durumda. Yunanistan’ın büyük silah ithalatı ise yüzde 295 yükselmiş; bu ithalatın yüzde 68’i Fransa’dan gelmiş. Bu veriler tek başına savaş sonucu öngörmez, fakat üretim ve tedarik yapıları arasındaki farkı gösterir. [15]

Türkiye açısından bu tablo, her kışkırtıcı paylaşıma refleksle karşılık vermeyi gerektirmiyor. Daha geniş bir üretim kapasitesi ve stratejik hareket alanı, gündemini başkasının öfkesine göre belirlememe imkânı da sağlar. Türkiye’nin karşılığı, ölçülü bir dil, doğrulanabilir kayıtlar ve kendi kapasitesine duyduğu güven olmalıdır. Her intikam paylaşımını eşdeğer bir millî öfkeyle karşılamak, gerilimden siyasi fayda sağlayanların işini kolaylaştırır.

Atina’nın müttefik güvenilirliği konusundaki söylemi ise kendi tercihleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Çin devlet şirketi COSCO, Pire Limanı işletmesinin yüzde 67’sini kontrol ediyor. Şubat 2026’da bir Yunan hava kuvvetleri mensubu Çin’e gizli bilgi sızdırma şüphesiyle tutuklandı; NATO belgeleriyle ilgili iddialar da haberleştirildi. [16][17][18]

Müttefik güvenilirliği iddiası, kişinin kendi tercihlerini de aynı ölçütlerle değerlendirmesini gerektirir. Pire’deki Çin yatırımı ile bir askerî mensuba yönelik casusluk suçlaması ayrı olgulardır; ikincisi Yunan devletinin casusluk politikası yürüttüğünü göstermez. Bununla birlikte Türkiye’yi sürekli ittifak sadakati üzerinden sorgulayan çevreler, kendi stratejik altyapılarındaki Çin etkisini ve kurumlarındaki güvenlik açıklarını da açıklamakla yükümlüdür.

İsrail’de iktidar değiştiğinde, yeni yönetim Türkiye ile farklı bir ilişki kurmayı tercih ederse Atina ne yapacaktır? Güvenlik siyasetini bir kez daha başka bir başkentin Türkiye karşıtlığına mı bağlayacaktır? Batı ittifakında güvenilirlik iddiası ile Pire’deki Çin ağırlığı arasında nasıl bir denge kuracaktır?

Pire’deki ekonomik ilişki, Yunanistan’ın sonunda Çin’in siyasi yörüngesine gireceğini kanıtlamıyor. Fakat güvenliği bir ortaktan, teknolojiyi diğerinden, ekonomik desteği üçüncüsünden bekleyen bir politikanın ne kadar bağımsız olduğu sorusunu büyütüyor.

Nail Erdoğan’ın öldürülmesi bir zafer süsüne dönüştürülemez. Barış zamanında bir müttefikin uçağından ateşlenen füze, bir Türk pilotunun yaşamını sona erdirmiştir. Bunun hesabı, otuz yıl sonra yazılan kahramanlık hikâyeleriyle kapatılamaz. Gerekli olan, atışın dayanağını ve sorumlularını ortaya koyan kayıtların açıklanması, cezaî sorumluluğun incelenmesi ve hesap verilmesidir. Propagandanın ulaştığı kişi sayısı, öldürücü atışa hukuki meşruiyet kazandırmaz.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu