“Kardak’ta Ödenen Acı Bedel”

15 Şubat 1996. Jandarma Genel Komutanlığı’na ait bir UH-60A Black Hawk helikopteri, gecenin karanlığında Marmaris-Aksaz’a doğru uçuyordu. İniş noktasına çok az bir süre kala, helikopter denize düştü ve ne yazık ki altı SAT komandomuz şehit oldu. Bu kaza, büyük bir başarıyla atlattığımız “Kardak Krizi”nin belki de acı bedeliydi.

Daha 15 gün önce, Türkiye ve Yunanistan neredeyse savaşın eşiğinden dönmüştü. O sıcak günler belki geride kalmıştı ama bölgede tansiyon henüz düşmemişti.
Her iki taraf da, bir sonraki sürtüşmeye kadar eksikliklerini tamamlamaya gayret gösteriyordu. Kardak’ın rövanşı hiç de kolay olmayacaktı. Tüm hazırlıklar gerçek bir çatışmaya yönelikti.
Özel Kuvvetler bölgede
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Kardak krizine çok kısa bir sürede reaksiyon göstermiş ve tüm hazırlıklarını tamamlamıştı. Bazı birlikler Batı’ya kaydırılmıştı. Bunlar arasında Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK)’na bağlı birlikler de vardı.
ÖKK birliklerinden bir kısmı Marmaris-Aksaz’da bulunan Deniz Üs Komutanlığı’nda konuşlanmıştı. Burada TSK’nin bir diğer seçkin birliği olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Su Altı Taarruz (SAT) timleriyle ortak eğitimler yapılıyordu.
ÖKK ve SAT personeli, Yunanistan’a karşı olası bir harekâtta, özenle seçilmiş hedeflere, geceleyin baskın tarzında taarruz edecek, deyim yerindeyse “Mızrağın Ucu” olacaklardı.
Bu görevlerin icrasında, bazı hedeflere havadan helikopterle intikal edilecekti ve bunun sorunsuz bir şekilde yapılması gerekiyordu. Bu yüzden helikoptere inme-binme, çevre emniyeti alma ve yaralı personel taşıma eğitimlerine Aksaz Koyu’nun hemen girişindeki bir bölgede yapılmaya başlandı. Bu eğitimlerle bir yandan SAT ve ÖKK personeline eğitim veriliyor, öte yandan helikopter pilotlarının deniz üzeri uçuş ve gece denizden karaya yaklaşma yetenekleri artırılmaya çalışılıyordu.

İşte bu eğitimlerden birinde, 15 Şubat 1996 gecesi, Jandarma Genel Komutanlığı’na ait J-1903 gövde numaralı UH-60A Black Hawk helikopteri, Aksaz Koyu’nun hemen girişindeki bir bölgeye helikopter yaklaşması, personel tahliyesi ve tekrar geri alınması eğitimi yaparken denize düştü.
Bu kazayla ilgili ilk bilgiler, 2014’te, Kardak kahramanlarından, SAT komandosu, (E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen’in “1963’ten Günümüze SAT Komandoları ve Anılarım” kitabında yayımlandı. Helikopterin denize nasıl düştüğünü ise, (E) J. Plt. Kd. Alb. A. Özcan Günay’ın, 2023’te yayımlanan “Rüzgâraltı Anıları” adlı kitabından öğrenme fırsatı bulduk.


Ali Türkşen ve Özcan Günay’ın kitap kapakları.
Black Hawk’lar Aksaz’da
(E) J. Plt. Kd. Alb. A. Özcan Günay, yaşanan üzücü helikopter kazasıyla ilgili şunları anlatıyor:
“Kriz gittikçe büyümeye başlamış, her iki ülke, Kardak Adası civarındaki bölgelerde kısmen de olsa hazırlık yapıyordu. Gelişen durum göz önüne alınınca, her iki ülkenin hak iddia ettiği adayla ilgili olarak, önümüzdeki günlerde çok ciddi olaylar meydana gelebileceğini hepimiz tahmin edebiliyorduk.
Bu yüzden Şubat ayında, Ankara-Güvercinlik’te bulunan Jandarma Hava Grup Komutanlığı’ndan dört UH-60A Black Hawk helikopteri, gelişen durumlara karşı kullanılmak üzere İzmir’e gönderildi. Bu dört helikopterden ikisinde, Gece Görüş Gözlüğü (GGG) intibaklı pilotlar görev yapacaktı.
İki helikopter İzmir’de kalmış, GGG intibaklı pilotların iki helikopteriyse Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Güney Görev Grup Komutanlığı harekât kontrolüne girmek üzere, Marmaris-Aksaz’a gitmişti.

Bu iki helikopterin buraya gönderilmesindeki asıl amaç, Deniz Kuvvetleri’nin SAT timlerine, gece-gündüz uçarbirlik eğitimi yaptırmak ve ihtiyaç olursa harekâtta kullanmaktı.
Bir pazar günü Ankara’dan havalanan dört UH-60A helikopterinin, kötü hava şartları yüzünden İzmir’e varmaları epey maceralı olmuştur. Yolda birkaç kez inmek zorunda kalan helikopterler, bir geceyi de Balıkesir-Sındırga’da geçirmişlerdir (1).
Aksaz’a giden helikopterlerin birinci pilotları, o yıl Ağustos atamalarında Güneydoğu’dan dönerek Eylül’de göreve başlamış, her yönden yetişmiş ve tecrübeli olan, aynı zamanda GGG ile en fazla uçuşa sahip, Kıdemli Yüzbaşı A. İ. ve Yüzbaşı V.İ. idi. İkinci pilotlar ise, Ütğm. S.Y. ve Ütğm. Oğuz Kılıç’tan oluşuyordu.
Fakat bu pilotların üst seviyedeki tecrübeleri, dağlar, tepeler, vadiler, yani Doğu ve Güneydoğu’da bulundukları uzun zaman dilimi içinde yapılan uçuşlar ve operasyonların sonucu elde edilmişti. Hiçbirinin deniz üstü uçuşla ilgili eğitimi ve tecrübesi yoktu (Sadece onların değil, hiçbirimizin bu konuda eğitimi yoktu). Üzerlerinde denizde operasyon yapmak için gerekli olan herhangi bir teçhizat da bulunmuyordu. Personelin bölgeye bu şekilde gönderilmeleri kimsenin dikkatini çekmemişti.
Devre arkadaşım Ali’yi 18 yıldır tanıyordum. Ramazan ayında şartlar ne olursa olsun orucunu tutardı. Bünyesi bunu kaldırabilecek kadar sağlam ve dayanıklıydı. O yıl 16 Şubat bir ramazan günüydü. Ali, akşam iftarını yapmış, diğerleri de yemeklerini yemiş, gece SAT timleriyle yapacakları yoğun eğitim için hazırlanmışlar.
Eğitim tek helikopterle, gece deniz üstü alçak uçuş şeklinde yapılacağı için, bu kritik uçuşu, iki birinci pilot beraber uçacak şekilde planlamışlar. Helikopterde o gece görevli teknisyen ise, Astsubay Çavuş Hakan Aktaş’mış.
İlk SAT timini 19:35’te Aksaz’dan almış, deniz üstünde gece çok alçak bir irtifa olan 150 feet yükseklikten uçarak Dikilitaş Koyu’na indirmişler ve buradan aldıkları bir timi de, Aksaz’a götürmüşler. Bu şekilde üç sortiyi tamamladıktan sonra, dördüncü sorti için Aksaz’a dönüyorlarmış.
Black Hawk düşüyor
Bu dönüş sırasında, ön cam kirli ve yağlı deniz suyuyla kısmen ıslanınca, belki de nemin etkisiyle, görüş imkânları sınırlanmış. Buna bir de yerleşim yerinin denize vuran ışık yansıması eklenince, görüş iyice azalmış.
Kumandalarda olan Ali, önce kendi gözlüğünü kontrol etmiş, sonra Vecihi’ye gözlüğünü kontrol etmesini söylemiş. “Problem yok” cevabını alınca da ön cam sileceklerini çalıştırmasını istemiş. Ancak, silecekler çalışır çalışmaz, ne olduğunu bile anlamadan 100 knot (Yaklaşık 180 km) hızla denize çarpmış ve kendilerini suyun içinde bulmuşlar.
Çarpmanın şiddetiyle kokpit, pilotlarla birlikte yolcu kabininden ayrılmış. İki pilot da, emniyet kemerleri beş yerden bağlı olduğu için, koltuklarıyla birlikte suyun içinde batmaya başlamışlar. İkisi de bilinçlerini kaybetmediğinden, önce emniyet kemerlerini açıp koltuklarından kurtulmaya çalışmışlar (Helikopterdeki emniyet kemerlerinin en önemli özelliklerinden biri, basit ve tek hareketle açılabilir olmasıydı).
Vecihi su üstüne çabuk çıkmış, fakat iyice ıslanan tulum ve botların ağırlığı onu aşağı çekmeye başlamış. Botlar fermuarlı olmadığından, çok uğraşmasına rağmen onları ayağından bir türlü çıkaramamış. İmdadına, yanı başında bulduğu, suya batmayan bir nesne yetişmiş ve batmaktan kurtulmuş.
Ali ise, daha derinde, kurtulabildiği koltuğundan su üstüne kırık koluyla çıkmaya çalışırken nefesi tükenmiş. Gözü önüne çok sevdiği eşi ve iki çocuğu gelmiş. Yıllarca Doğu ve Güneydoğu’da vatan hainlerine karşı çarpışmış, onlarca isabet almış ve hepsinden kurtulmuşken, gelip Marmaris’te bir koyda boğuluyor olmak, acısını daha da artırmış.
Direncinin ve nefesinin bittiği noktada bir nefes almaya kalkınca, halâ suyun içinde olduğundan, yağlı ve tuzlu su ciğerlerini yakmış. Ancak, belki de oruçlu olmasına bağladığı bir sebeple o su, vücuduna uyarıcı etkisi yapmış ve sağlam koluyla yukarı doğu son bir hamle yaparak kendini çekmiş. Çeker çekmez de kendini su üstünde bulmuş.
Bir müddet öksürerek soluklandıktan sonra, sürekli ismini bağırarak tekrarlayan karaltının Vecihi Yüzbaşı olduğunu anlamış. Seslenerek birbirlerine doğru yüzmeye çalışmışlar. Yan yana geldiklerinde teknisyene ve diğer tim elemanlarına seslenmişler.
Teknisyeni bulamazken (2) uzakta, “Komando daire yap!” şeklinde bağıran yaralı SAT timi personelinin birbirlerine tutunarak bir araya gelmeye çalıştıklarını fark etmişler. Timini toplamaya çalışan, kalça kemiği kırık, Kıdemli Yüzbaşı Hakan Gürkan’mış.
Bir sonraki sorti için kıyıda bekleyen öbür SAT’lar, helikopter gecikince durumu fark etmişler ve botlarla harekete geçmişler. Yaklaşık 15 dakika sonra personeli denizden kurtarmaya başlamışlar.
Kazadan helikopterdeki mürettebat ve 11 kişilik timden 6 SAT mensubu kurtulmuş; SAT personeli Kıdemli Üsteğmen Bülent Usta, Başçavuş Ahmet Toprakkarıştıran, Kıdemli Üstçavuş Ali İhsan Çakmak, Kıdemli Üstçavuş Ahmet Selçuk ve Üstçavuş Aykut Tetik, maalesef şehit olmuşlar.
Kazanın nedeni
Gece deniz üstü uçuş tecrübesizliği, şehirde karartma yapılmaması, ay ışığının olmaması, pilotların “Okülojirik Kriz” (3) denen illüzyona düşmeleri (Bir çeşit his yanılması), radar altimetre düşük irtifa sesli ikaz sisteminin kullanılmaması, cam sileceklerinin çalıştıkları anda pis suyun camda yaptığı kirlenme, su üstü uçuşlar için mürettebatta can yeleği olmaması gibi nedenler, bu olaydan sonra bizlere acı dersler olarak kalmıştır”.
(E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen ise, helikopter kazasıyla ilgili olarak şunları anlatıyor (4):
“Krizin verdiği gerginlik devam ediyordu. Aksaz’a intikal eden ÖKK mensubu silah arkadaşlarımızın suya yatkınlıklarını artırmak konusunda elimizden geleni yaparken, onlar da helikopterle intikal konusunda eksiklerimizi tamamlıyorlardı.
Aslında biz de helikopter eğitimleri yapıyorduk ama AB-204 helikopterinin kapasitesi sınırlı ve motor gücü de düşük olduğundan bu kadar fazla sayıda personelle eğitim yapmak daha önce mümkün olmamıştı (5). Deniz Kuvvetlerimizin imkân ve kabiliyetleri bu kadardı ve bir gün kendi deniz helikopterimiz ve deniz pilotlarımızla göreve gidene kadar durumu idare etmek zorundaydık.

Bu maksatla bölgeye Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı iki helikopter geldi. Jandarma Pilot Yüzbaşı Ali İbanoğlu ve Jandarma Pilot Yüzbaşı Vecihi Halil İyigün ile kısa sürede kaynaştık. İki pilotun da uçuş süreleri 3.000 saatin üzerindeydi ve onların bu tecrübesi bizde büyük saygıya neden oluyordu. Özellikle Yzb. İyigün’ün Sikorsky helikoptere ters takla attıracak (6) kadar mesleğine hâkim olması çok hoşumuza gitmişti.

Şubat’ın ortalarında yapılan birçok eğitimle, iki pilotun SAT personeliyle iyi ilişkileri daha da arttı. Güneydoğu’da inmedikleri yer, kalmadıkları zor durum yoktu ve hepsinden kurtulmuşlardı ama deniz üzerinde uçuş saatlerini artırmaları gerekiyordu. Denize yakın yapılan süratli seyirler ve yeteneklerini sergiledikleri birçok eğitim, onların da deniz üzeri uçuş konusunda güvenlerinin artmasını sağlıyordu.
Takvimler 15 Şubat 1996 Perşembe’yi gösteriyordu. SAT tarihine “En kara gün” olarak geçecek 15 Şubat günü, beş kardeşimizi ebediyete uğurlayacaktık.
Ortak eğitimler başlıyor
Haftalık programımıza göre gece eğitimi 16 Şubat gecesi icra edilecekti. Ancak Cuma gecesi personelin moralinin yükseltilmesi maksadıyla eğitim planlamamak için programı bir gece öne kaydırdık. Aslında görev oldukça basitti ve gündüz yapılan eğitimin aynını gece şartlarında yapmaktan öte bir güçlük içermiyordu.
Eğitime katılacak tüm timler sahilde toplanacak ve belirlenen sıra üzerinden helikopterle intikal eğitimleri yapacaklardı. Sırayı öyle ayarlamışlardı ki, ilk grup helikoptere bindikten sonra gündüz belirlenen mevkide helikopteri tahliye edecek, daha sonra helikopter tekrar Aksaz’a dönecek ve diğer grubu aynı yere götürecekti.
Ancak kazanın ilk işareti daha eğitim başlar başlamaz kendini göstermişti. İki eğitim alanı arasında personel intikal ettirmeye başlayan helikopter pilotları, kazanın meydana geldiği üçüncü turdan önce suya tehlikeli şekilde yaklaşmışlardı. Aksaz’ın aksi istikametindeki indirme bölgesine yaklaşılırken, yanlış koya doğru ilerleyen pilotlar, kum zannederek inmeye başladıkları yerin deniz olduğunu, yükselen tuzlu suyun camları tamamen kaplamasıyla fark etmişlerdi.
Ne yazık ki yapılan bu eğitimlerin hiçbirine katılma fırsatı bulamadım. Çünkü günlük mesai olanca hızıyla devam ettiğinden dolayı, planlı işlerin tamamlanması gerekiyordu. “Naşit Öngören” yatak gemisinde, çalıştığım kamaradan helikopterin motor çalıştırma gürültüsü duyuluyordu. Yine çok kısa bir süre sonra helikopter pallerinin da dönmeye başladığını kulağımıza gelen seslerden anladık. Biz kendimizi zorla işimize yoğunlaştırmaya çalışırken dışarıda eğitimin başladığını ve her şeyin yolunda olduğunu anladığımız, uzaklaşma ve yaklaşma seslerini duyuyorduk.
“Helikopter düştü”
Çalıştığımız kamaranın açık olan kapısında bir ara Deniz Üsteğmen Ercan Kireçtepe gözüktü. Ercan telaşlı bir şekilde üzerindeki teçhizatını çıkarmaya çalışırken, yüzünde de görmeye hiç alışık olmadığımız dehşetli bir ifade vardı. Ne olduğunu sorduğumda “Helikopter düştü” dedi.
Süratle dışarı çıktım ve gündüz eğitimden sonra denizde bıraktığımız botların yanına koşarak, kendimi ilk gördüğüm bota attım. Bir yandan da sağa sola, “Nereye düştü” diye soruyordum. Herkes koyun ortasını gösteriyor ancak onlar da nereye düştüğünü tam olarak bilemiyorlardı.
Botlara atladığımız tüm personelle motorları hemen çalıştırıp süratle kaza yerine doğru ilerledik. Bu arada limandan çıkış yapmak üzere halatlarını çözmüş bir avcı bot, kazaya yakın bir mahalde helikopterden arta kalanları ve kazazedeleri ışıldağıyla aydınlatıyordu.
Biraz da bu aydınlatmanın yardımıyla kaza yerine yaklaştık ve iyice yaklaştığımızı anlayınca da kazaya uğramış birilerini ezmemek için süratimizi azalttık.
Kucağımda taşıdığım aydınlatma fişeklerini birer birer ateşlemeye başladım. Paraşütlü oldukları için havada bir süre asılı kalan fişekleri havada sürekli birkaç tane kalacak şekilde ardı ardına ateşliyordum.
Denizin üstünde gördüğümüz manzara inanılır gibi değildi. Her tarafta helikopterin kırılmış parçaları, yağ tabakası, haritalar, battaniyeler, ne olduğunu bilemediğimiz ve helikoptere ait başka yüzen parçacıklar vardı.

Kurtarma çalışmaları
Suyun üzerindeki bu karışıklığın arasında bazı hava kabarcıkları da çok rahat görülüyordu. Muhtemelen dibe giden helikopterin boşluklarında kalan hava, satha çıkmaya devam ediyordu. “Kimse var mı?” diye birkaç kez bağırdık.
Bir pilot kaskına yaklaştığımızı anladığımda, altında kimsenin olmamasını ümit ederek kaskı yakaladım ve sudan çıkardım. Kask, pilotlardan birine aitti ve çok şükür altında kimse yoktu. Hemen ardından yardım isteyenlerin seslerini duymaya başladık ve Deniz Astsubay Kıdemli Üstçavuş Ömer Çinal ile Deniz Astsubay Kıdemli Üstçavuş Ahmet Çetin’i denizden bota aldık.
Biraz ilerimizde bizim gibi birilerini kurtaran öteki botu gördük. Helikopter teknisyeni Jandarma Astsubay Çavuş Hakan Aktaş’ı ve Deniz Astsubay Üstçavuş Ali Faik Akbaydoğan’ı bota almışlardı.
Denizden çıkardığımız iki yaralıyla birlikte, bir yandan uzaktan öteki botları izliyorken bir yandan da etrafta başka kimse olup olmadığını tespit etmeye çalışıyorduk. Tam o sırada Deniz Yüzbaşı Hakan Gürkan’ı fark ettik ve bota aldık.
Yüzbaşı Gürkan o geceyi şöyle anlatıyor:
“15 Şubat 1996’da icra edilen gündüz eğitimlerinin birinde, helikoptere binmeden önce teknisyen astsubay ile biraz şakalaştım, “Senin can yeleğin nerede?” dedim. O da bana pali göstererek, “Bizim can yeleğimiz bu” dedi. Her iki pilota da, iki-üç gündür yapılan eğitimler ve keşif-istihbarat çalışmaları sırasında gördüklerimden çok etkilendiğimi, kendileriyle gurur duyduğumu söyledim. Bu durum çok hoşlarına gittiği gibi, onlar da bizdeki SAT havasından etkilenmişlerdi. Bu nedenle, sanki bazı şeyleri daha cesaretli yapıyorlardı. Zaten Güneydoğu’da görev almış pilotlardı.
Gündüz eğitimi tamamlanınca, gece eğitimi için hazırlandık. Eğitim başladıktan sonra bizden önceki timin gidiş ve dönüşünü bekledik. Sıra bize geldiğinde helikoptere yerleştik. 11 kişilik grubumuz içeri girdiğinde, makineli tüfek taşıyan personel dörtlü arka koltuklarda, onların önünde, zeminde yay şeklinde bir grup ve pilotlara en yakın kısımda üçlü bir grup oturuyordu.
Üssün ışıklarının içinde karanlıkta helikopterin gelişi, kalkışı, gürültüsü, içine binişimiz, bana göre hepsi doğal gidişatındaydı. Her ne kadar Sikorsky’lerle ilk tanışmamız Kardak Harekâtı gecesi bile olsa da (7), yıllardır helikopterlerle haşır neşir olmamız nedeniyle bizim timler bakımından sorun olmuyordu.
Helikopter kalktı ve deniz geçişi sonrası iniş yerine geldi ve indi. Seri bir şekilde 11 kişilik tim personeli araziye dağıldık. Bizden önce oraya gelen tim personeli ise helikoptere bindi ve helikopter hemen havalandı.
Uzaktan yine helikopterin sesi duyuldu. Öteki timi getiriyordu ve bizi alıp limana geri götürecekti. Helikopter indi ve gelenler araziye dağılırken biz de helikopterdeki yerlerimize oturduk. Çok kısa sürecek uçuşun ardından limanda karaya adımımızı atacaktık. Son kez başımı çevirip, biraz da yerimden doğrularak, helikopterin gidiş yönüne baktım. İki pilotun önündeki renkli panel ışıklarının hemen üzerindeki ön camdan Aksaz Deniz Üssü’nün ışıkları gayet rahat gözüküyordu.
Denize çarpma anı
Birden büyük bir gürültü ve çatırtı koptu. Tek hissedebildiğim öne ve yanlara doğru şiddetli şekilde takla attığım oldu. Attığım taklalar sırasında hiçbir yere tutunamıyor, karanlıkta sürekli bir yerlere çarpıyordum. Sanırım ben dibe doğru giden ana gövdenin içinden bir şekilde dışarı doğru savrulmuşum. Çünkü helikopterden ayrılmak ve içinden kurtulmak için bir hamle yaptığımı hatırlamıyorum.
Yakınımdan bir yerden “Yüzme bilmiyorum, imdat” diye bir ses geldi. Belimdeki şiddetli ağrı yüzünden bacaklarımı hareket ettiremiyordum. Sadece kollarımı kullanarak ona doğru yüzdüm. Yardım isteyen, gündüz eğitimlerinde şakalaştığım genç teknisyendi. Boğulmak üzere olan kimse, yanına kim gelirse gelsin onun üzerine çıkmaya çalışırdı ve o da öyle yaptı. Kollarımı çekerek çok az suyun altına girip kendimi geriye doğru aldım. Arkasına doğru yüzdüm ve onu izledim.
Bacaklarımı çalıştıramazken onu da ne kadar yüzeyde tutabileceğimi bilemiyordum, ancak onun can havliyle ve gençliğinin bütün enerjisiyle, beline kadar su üstüne çıkabildiğini gözlemledim. Bir süre daha idare ederdi. Ben de ona dokunmadım ama durumun daha da kötüleşme ihtimaline karşı müdahale edebilecek mesafede kaldım.
Çevremdekilere seslendim. Sakin olmalarını, birazdan kurtarılacağımızı söyledim. Bana ilk yaklaşan bota, helikopterin teknisyenine doğru gitmesini, benim iyi olduğumu söyledim. Sonra da diğer bot geldi ve beni aldı”.
Denizden ağır yaralı olarak bota alınan Deniz Astsubay Mustafa Güzel ise, kaza anını söyle hatırlıyor: “Eğitim başladıktan sonra sıra bana geldiğinde sağ kapıdan helikoptere bindim. Pilot koltuğunun hemen arkasında bir yerde oturuyordum. Oturduğum yerden deniz çok rahat görülebiliyordu.
Kazaya yakın, suya çok yaklaştığımızı hissettim. Daha önceki eğitimlerden gözüm karanlıkta bile sudan ne kadar yüksek olabileceğimize alışkındı. AB-204 helikopterinde biraz yerimden doğrulunca altimetreyi (yükseklik göstergesi) görebiliyordum. Sikorsky’de de altimetreyi görebileceğimi düşünerek hafifçe yerimden doğruldum, ancak hiçbir şey göremedim. Yerime oturur oturmaz kaza olmuş olmalı. Çarpma anına ilişkin hiçbir şey hatırlamıyorum. İlk hatırladığım suda olduğum ve etrafımdaki insanların sesleriydi”.
Pilotlar kurtarılıyor
(E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen anlatmaya devam ediyor:
“Sudan toplanacak kimse kalmadığına kanaat getirdikten sonra rotamızı iskeleye doğru çevirdik. Yolda tesadüf eseri ikinci pilot Yzb. Vecihi Halil İyigün’e rastladık. Kendisini bota aldığımızda “Ali abi, Ali abi” diye bağırıyor ve karanlıkta birinci pilot Yzb. Ali İbanoğlu’nu yalvaran gözlerle arıyordu. Şoka girdiği her halinden belliydi. Karaya çıktığımızda Yzb. İbanoğlu’nu diğer botun kurtardığını gördük.
Sahildeki manzara tam bir mahşer kalabalığıydı. Yardım amacıyla kaza yerine ulaşan beş bottan sadece biz ve yakınımızda gördüğümüz öteki bot, yaralıları sudan toplamıştı. Öteki botun kurtardığı yaralılar, Ali İbanoğlu, Mustafa Güzel, savaş Gördü, Ali Faik Akbaydoğan ve Hakan Aktaş’tı” (8)

Fotoğraf08: Şehit olan personel
Yunan helikopteri olayı
Aksaz’da yaşanan helikopter kazasından 15 gün önce, başka bir helikopter kazası daha meydana gelmişti. Yunan Deniz Kuvvetleri’ne ait bir AB-212 helikopteri, Kardak krizinin en kritik gecesinde denize düşmüştü.
Yunanlılar bu olayı yıllarca aleyhimize kullanarak, helikopteri bizim düşürdüğümüzü iddia ettiler. Aradan 30 yıl geçtikten sonra nihayet, krizin 30ncu yıldönümünde, emekli Yunanlı pilot Dimitrios Tzoumerkiotis en sonunda gerçekleri açıkladı (9).
(E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen, kitabında düşen Yunan helikopterinin o gece Kardak kayalıkları üzerinde gerçekleştirdiği uçuşu da anlatıyor:
“Batı Kardak kayalıklarına çıkmış ve bayrağımızı toka etmiştik. Derken gecenin bu geç vaktinde tanıdık bir sese kulak kabarttık. Tanıdık ses artarak yaklaştı ve kayalığın batı yönünden kendini büyükçe bir ışıldakla gösterdi.
İlk bakışta tipi anlaşılamayan helikopterin bir süre sonra bizimkilerle aynı bir deniz helikopteri olduğunu fark ettim. Gecenin bu vakti, helikopterlerimizden biri olacağına ihtimal vermemekle beraber yine de emin olmak istiyordum. Aslında pek de tereddüt edecek bir şey yoktu. Deniz Hava Filosu’ndaki deniz helikopterlerinde ışıldak olmadığını biliyordum.
On metre kadar üstümüzden geçen helikopterin burun kısmının bizim turuncu boyalı helikopterlerimizden değil de, tamamen koyu renk gri-lacivert boyalı bir helikopter olduğunu, kuyruğundaki sembolle birleştirince Yunanlı bir ziyaretçimiz olduğundan kesin emin oldum.
Üzerimizden birkaç kez geçiş yapan ve bu geçişler sırasında hem bizi hem botlarımızı hem de bayrağımızı tamamen tespit edecek kadar oyalanan helikopter, önceleri sahili aydınlatan ışıldağıyla geniş daireler çizerken, gittikçe daha alçalmaya ve yavaşlamaya başladı. Bir çılgınlık yapıp üzerimize birilerini bırakmaya kalkabilirdi.
Helikopteri namlularımızı üzerine doğrultmuş vaziyette takip ediyorduk. Eğer helikopterden asker bırakma teşebbüsü olsaydı, hiç tereddüt etmeden helikopteri orada mermi yağmuruna tutardık. Helikopter pilotunun ciddi olduğumuzu ve yapacakları ters bir harekette zarar göreceklerini anlaması için bir aydınlatma mermisi ateşlemeyi bile düşündüm.
Daha sonra öğrendim ki, helikopterden gelebilecek ters bir harekete karşı benim dışımda herkes bir şeyler düşünüyormuş. Aramızda LAW (10) roketatarını ateşlemek üzere hazırlanan bile olmuş.
Bu arada, helikopterin son geçişinde arkada oturan Yunan teknisyenle timdeki bir arkadaşımız göz göze gelmişler. Yunanlının ağzını oynattığını, yani konuştuğunu ve en önemlisi, Amerikalılara mahsus orta parmak işaretini yaptığını çok net bir şekilde görmüş. Yunanlı asker, caydırıcı olmakla terbiyesiz olmayı birbirine karıştırmıştı.

Helikopterin son geçişinin ardından yağmur şiddetini biraz daha artırdı. Çevredeki az sayıdaki silyon fenerinin ışığını bir başka ışık kümesi bozdu. Kuzeybatı istikametinde bizden oldukça uzakta bir yerlerde büyük bir ışık kümesi gördük. Bu ışık sanki aydınlatma mermisini andırıyordu ama havada parlamamıştı. Ufuk çizgisine yakındı. Kısa bir süre sonra da tamamen kayboldu.
O an için ne olduğunu tam olarak anlayamadığımız bu olayın, Yunan helikopterinin düşüşü olduğunu daha sonra Bodrum’a döndüğümüzde öğrendik. Hatta Güney Görev Grup Komutanı Tuğamiral Aydın Gürül, HS Navaro Fırkateyni’nden havalanan helikopterinin arızalandığını anlayınca, TCG Yavuz’un güvertesini inişe hazırlamış ve helikoptere bildirmiş, ancak Yunan tarafı bu daveti kabul etmemişti”.
Kardak Krizi esnasında denizdeki taktik komutan olarak görev yapan Tuğamiral Aydın Gürül, denize düşen yunan helikopteriyle ilgili olarak şunları anlatmıştır:
“Bölgedeki Yunan gemilerine görünmeden Batı kayalığa çıkan SAT komandolarımız, 01:42’de görevin tamamlandığını, Türk bayrağının toka edildiğini bana rapor ettiler. Ben de cep telefonu ile Deniz Kuvvetleri Komutanı’na durumu rapor ettim. 10 dakika sonra televizyon kanallarında, Dışişleri Bakanı Baykal’ın “Batı kayalığına çıkıldı” demeci duyuldu.
Yunan fırkateyni Navaro, olayı araştırmak için, derhal helikopterini kaldırarak Batı kayalığına gönderdi. Dönüşte helikopterden acil durum fişeği atıldığını gördük. Derhal hava acil muhabere devresi 243.0 Mhz “Guard” devresine girerek, TCG Yavuz’un uluslararası çağrı adıyla çağrı yaparak, acil yardım isteyen helikopteri iniş için kabule hazır olduğunu bildiren “green deck” (güverte yeşil) ilan ettik. Ancak o, ısrarla Navaro’ya yaklaşmak istedi. Daha sonra helikopteri gözden kaybettik. Radarda da göremedik. 02:15 civarında düşmüş.” (11)
*Yazarımızın rahatsızlığı nedeniyle bu yazı daha önce yayımlanamamıştır.
- Benzer bir olay, 30 Ocak gecesini 31 Ocak gününe bağlayan saatlerde, Kardak kayalıklarına düzenlenecek harekât planında, SAT timlerine havadan ateş desteği sağlamak amacıyla görevlendirilen AH-1W Super Cobra helikopterlerinin başına gelmiştir. Bu taarruz helikopterleri, Ankara’dan kalkış yapmakta geç kaldıkları için kötü hava şartları yüzünden havalanma imkânı bile bulamamışlar ve harekâta katılamamışlardır (Kaynak: (E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen, “1963’ten Günümüze SAT Komandoları ve Anılarım”).
- Kazadan kurtulan helikopter teknisyeni Astsubay Çavuş Hakan Aktaş’ın UH-60A helikopterinde bu üçüncü kazasıdır. Daha sonra Subaylık sınavını kazanarak Albay olmuştur. Halen Jandarma Havacılık Komutanlığı’nda Filo Komutanı olarak görev yapmaktadır.
- Gözlerin ileri derecede yukarı kayması ve sabit donuk bakışla karakterize edilen bir distonik hareket bozukluğu türü.
- (E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen’in kazayla ilgili anlattıkları oldukça uzun olduğu için, kendisinden izin alınarak kısaltılmış ve yeniden düzenlenmiştir.
- (E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen, kitabında haklı bir serzenişte bulunuyor: “Helikopterin içinde bulunan SAT komandolarının kazanın oluşumuna hiçbir olumsuz katkıları yoktu. Onlar sadece yolcuydular. Öte yandan daha önce defalarca Kara Kuvvetleri ya da Jandarma Genel Komutanlığı’na ait Sikorsky tipi helikopterlerle eğitim talebi yapılmasına karşın, SAT’ların bağlı olduğu komuta yapısı gereği, bu talepler hep geri çevrilmişti”.
- Uzun yıllardır, çeşitli sosyal medya platformlarında paylaşımı yapılan ve şehir efsanesi haline gelen, helikoptere takla attırma olayını bu vesileyle açıklığa kavuşturalım: “Efsaneye göre, Jandarma Genel Komutanlığı envanterine giren ilk UH-60A Black Hawk helikopterinin ABD’deki tecrübe uçuşunda, Türk pilot imkânsızı başararak helikoptere havada takla attırmış (Loop hareketi). Helikopterin üreticisi Sikorsky firmasının yetkilileri gözlerine inanamamışlar. Türk pilotu tebrik etmişler ve bu hareket sonucunda büyük hasar gören helikopterin yerine de hemen fabrikadan yenisini vermişler”. Gerçek ise bambaşka: Envantere girecek helikopterleri ABD’nde teslim almaya giden Türk ekibe, o gün bir demonstrasyon uçuşu yapılmış. Helikopteri kullanan, Sikorsky’nin efsane test pilotu John Dixson. Yanında ise, henüz bu helikopterde intibak eğitimi bile almamış, yani bu helikopteri herhangi bir şekilde kullanma yetkisi bulunmayan bir Türk pilot bulunuyor. Bu satış Sikorsky için önemli bir başarı olduğu için, diğer helikopterde bulunan bir fotoğrafçı tüm uçuşu görüntülüyor. John Dixson, fotoğrafçıya şov amaçlı helikopteri önce yukarıya doğru çekip, pedal hareketiyle dönüş esnasında, sanki helikopter takla atmış gibi görünmüş. İşte tam o esnada, fotoğrafçı bu anları yakalıyor. Hareket takla, yani loop hareketi değil. Daha sonra bu poz Sikorsky tarafından reklam ve tanıtım amacıyla kullanılıyor. Hatta “Defence Helicopter World” dergisi bu pozu kapak yapıyor. Daha sonra bu olay Türkiye’de yukarıda anlatıldığı şekilde yayılıyor. Hani derler ya, “Türk’ün Türk’e goygoyu” şeklinde. Hâlbuki, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da önce UH-1H/AB-205, sonra da UH-60A helikopterleriyle büyük başarılara imza atan kahraman Kara Havacı ve Jandarma pilotlarımızın böyle uydurma hikâyelere hiç ihtiyaçları yok. Onlar görevlerini hakkıyla yapmanın gururuyla yaşamlarına devam ediyor.
- Bu olaydan 15 gün önce, Bodrum Askeri Kampı’ndan Kardak kayalıkları rotasına üç UH-60A Black Hawk helikopteri havalanmıştı. Helikopterlerde ÖKK bağlısı Muharebe Arama Kurtarma (MAK) timi ve SAT timleri bulunuyordu. “Fast rope” halatı monteli bir helikopter, ihtiyaç halinde kayalıklara ÖKK ve SAT personelini indirecekti. Bu helikopter Gümüşlük üzerinde havada bekleyecek ve ihtiyaç halinde bölgeye intikal edecekti. Diğer iki helikopter ise aldatma ve destek görevlerini icra edeceklerdi. Bu helikopterlerde sadece SAT personeli bulunuyordu. Yapılan aldatma planı gereği, iki helikopter TCG Yavuz’a iniş-kalkış yapacak, bu hareketi dönüşümlü olarak tekrarlayacak ve Yunanlıların dikkatlerini üzerlerine çekeceklerdi. Bu aldatma uçuşunda şöyle bir ilginç olay da yaşandı. TCG Yavuz’un tahmini yerine varıldığında, görülen karaltıya doğru yavaş yavaş yaklaşan UH-60 pilotu, TCG Yavuz’la bir başka geminin siluetini ayıracak kadar tecrübeli değilmiş. Kendisine gösterilen karaltıya inmek üzere, tekerlekleri neredeyse güverteye değmek üzereyken, SAT komandosu Yzb. Kesen “Bu gemi değil, bu gemi TCG Yavuz değil” diye haykırmış. Yzb. Kesen kısa bir süre önce TCG Yavuz’la seyre çıkmış ve gemiyi tanıyormuş. Yaklaştıkları geminin TCG Yavuz’a benzemediği fark etmiş. Hele bir de borda numarası Türk bahriyesindeki numaralama sistemine hiç benzemiyormuş. Durumu kavramaya çalışan Yunan fırkateyninin personeli de şaşkınlık içindeyken helikopter süratle uzaklaşmaya başlamış. Kardak kayalıklarına bayrak dikme niyetiyle çıkılan yolda, az daha bir de Yunan fırkateyni ele geçirmek kısmet olacakmış (Kaynak: (E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen, “1963’ten Günümüze SAT Komandoları ve Anılarım”).
- Kazadan sonra başlatılan arama-kurtarma ve enkaza ulaşma çalışmalarıyla ilgili tüm detaylar için bkz. (E) Dz. Kur. Alb. Ali Türkşen, “1963’ten Günümüze SAT Komandoları ve Anılarım”.
- Bkz. https://tolgaozbek.com/yazarlar/yunanistan-kardakta-buyuk-bir-felaketin-esiginden-dondu/
- (10)LAW- Light Anti-Tank Weapon: Tank ve zırhlı araçlara karşı kullanılan hafif roket.
- (11)(E) Oramiral Cem Gürdeniz, “Hedefteki Donanma”.




